F e s t i v a l d e B e l g e s e l İ zl i y o r u m . N i ç i n?

Ok/ay
14-19 nisan 2007/Ankara

Başkalarının ne kadar kötü belgeseller yaptıklarına gözlerimle şahit olup kendi durduğum yerden emin olacağım, kendime güvenimi artacak, “Ramazan’ın Varsayılmış Ameliyesi” adlı belgeselimi gösterim programına bile almayan film seçicilerinin, kürt meselesini bir mesele olarak gören filmlere önyargılı yaklaştıklarından dolayı bunu yaptıkları konusunda kanıtlar toplayıp çevremi ikna edecek, çekiştirecek bir taraf bulamadığım belgeselleri ise kıskanıp orta yerimden çatlayacak, ama ben de yapabilirim diyerek avunacak, mümkün olursa bir kaç biçim, geçiş, sekans,buluş ve açı çalacağım. Aldığım notların vasatlığıyla cehaletin belgesel yapmaya engel olmadığını da göstermiş olacağım bu arada.

14 nisan Cumartesi

12 seansına Kağıtcılar filmimiz için bilet aldım. Yanlış gösterime girdim. Baktım bir yabancı kurmaca başladı.”Başlangıca kısa film koymuşlar birazdan biter” sandım. Bitmesi 90 dakika sürdü. “Kurbağanın Falı” filmini izlemişim. Kağıtcıları sattım anlayacağınız. Bir koştur yukarı çıktım 4 nolu salona daldım. Sinop Cezaevi belgeselinin son üç dakikasında bir kaç güzel fotoğrafik kare izledim bir saz eşliğinde. Salonda 7-8 kişi vardı.
Belgesellerimizin festivalde gösterilmesinin seyirci sayısı açısından bir cazibesi yok. Kataloga giriyorsun. “bakın filmim şu festivalde de gösterildi” diyebilmek bütün mesele. Fonlara monlara başvuru, anlarsınız ya..Yoksa Kağıtçıları göç sempozyumunda 25 kişi izlemişti. Üç tane ankara film festivali eder çarpsan çıkarsan. Derken “kağıtçılar”ı cok beğendiğini söyleyen bir arkadaş çıktı. Can Dündar’la birlikte çalışıyormuş. Kağıtçılar belgeselini o kadar övdü ki yönetmeni Alper’e Aşti’ye giderken araba çarptı. Ayakta ve omuzda kırık, kafada dikişlerle Gata’da yatıyor.Demek ki bir de görücüye çıkıp keşfedilme şansı yaratıyormuş festival nazar değdirmezse. Sonra ben o arkadaşın peşine düştüm “bak bizde ne belgeseller var, yanlış anlama eleştirirsen bize faydası olur diye veriyorum” desem de inandırıcı olmadı sanırım. Arkadaş durmadan izlediği filmlere artı eksi koyup duruyor. Ödül alacakları 0 sapmayla bulacak.

16 nisan Pazartesi

Birlikte, Hasret, Masaldan Artakalan. Seyirci sayısı 6.

“Birlikte” filmi Orhan Eskiköy ve Özgür Dogan ekürisinin son filmleri. Alevi/Sunni anlaşmazlığı konusuna el atmışlar bu filmde. Yönetmenlerin; TC.Kültür bakanlığından destek aldıklarını, filmin başında ve aralarda hayat hakkında dersler aldığımız bir anlatıcı ses olduğunu, hem boşluklarda hem dialoglarda, hem kentte hem köyde alttan sürekli bir piano sesi aktığını, ve arkadaşların, adına ödüller düzenlenmiş belgesel duayeni Bülent Özkam’ın öğrencileri olduğunu söylersem ortaya ne çıkacabileceğini aşağı yukarı anlarsınız.
“Hayaller Bir Kırık Ayna “nın yönetmenlerinin gerilemeye başlamaları için henüz vakit erken aslında.
Film; erkeğin sunnii, kızın alevi olduğu bir aşk hikayesinin, özellikle kızın ailesinin itirazlarıyla nasıl ayrılıkla sonuçlandığının karşılıklı röportajlarla hikaye edilmesiyle başlıyor. Bir süre söğütler altında böyle devam ediyor. Bu film galiba röportajlarla biter diyecekken birden yola çıkıyoruz.
Anlatıcının babasının doğduğu köye giriyoruz. Köy aşağı ve yukarı mahalle olarak ikiye ayrılmış.Yukarda sunniiler aşağıda aleviler yaşıyormuş. Genellikle yukarı mahallede yapılmış röportajlarla bu iki mezhebin köyde ne kadar güzel, barış içinde yaşayarak herkese örnek oldukları anlatılıyor. Ama bu, farklı olgular ve durumları göstererek değil farklı kişlilere sorularak yapılıyor. Herkes” biz çok iyi geçiniriz, düğünde de cenaze de hep beraberiz” diye tekrarlayıp duruyor. Köyün Sunii imamı da bu farklılığın aslında bir zenginlik olduğundan bahisle bu kardeşliğe son mührü basıyor.
Yine zaman az. Belki iki üç gün içinde çekimleri bitirmek gerekiyor. Köy yaşamından manzaralar, bir kaç röportaj işi kotarır. Oradaki hayata dair hiçbir şey yok. Sonuç olarak tc kültür bakanlığı neye para verir diye düşünülüp gönderilmiş bir projenin ürünü. O iki kesimin o köyde barış içinde yaşadıklarına ikna edemiyor film bizi en azından. Çünkü laflarla değil gerçekten köyün gündelik hayatından bunu destekleyen görüntülerle olabilecek bir şey bu. Tek istisna o 105 yaşındaki dayının anlatımlarıydı ki bunlar da kurguda harcanmış göründü.
Kamera durumlara öylesine tutulmuştu, işi sadece kaydetmekmiş gibi. Işıklar patlamış, hiç bir özel açı göremedim tek başına kendini anlatan.
Filmi kültür bakanlığına, “işte yaptık” demek ve paranın kalanını almak için gönderilen, fason kopyası, sanki festivale gönderilmiş. Amanın da aleviler ve sunniler ne güzel de geçinirmiş. Tam da 2 temmuz 93 Sivas katlimı üzerine bir belgeselin çalısması üstündeyken izledim.

17 nisan Salı,12.00

Amatör yarışma filmleri (1)
Genellikle Konya Selçuk, Eskişehir Anadolu ve Ankara İletişim’den sinema öğrencilerinin filmleriydi.

“ÇALI” kürtçe bir filmdi. “Muş’un Bulanık ilçesinde bir grup insanın eğitim mücadelesi” demişler katalogda filmin konusuna. Hemen aklınıza kızını okula göndermeyen babalar, uzaklardan okula yaya gelen öğrenciler filan gelmesin. Film başında, kış günü kar ile sisin ufuk çizgisini belirsizleştirdiği bozbulanık havada dağlara çalı toplamaya giden bir grup genç görürüz. Kara bata çıka kızakla tepeyi tırmanıyorlar. Silüet halindeler, sekanslar çok sinematografik diyeyim ama başka bir kelime bilmediğimden. Kamera karşısındaki şımarma hallerini saymazsak doğal diyaloglar.
Bir kaç özel kamera denemesi. Kamerayı yola bırakılmış, kızağın üstünden geçiyor. Vardır ya tren veya tank kameranın üstünden geçer sanki sizin üstünüzden geçiyormuş hissi verir, öyle işte. Diğer görüntüyü gerçekten tuttum. Kamera yine yere konmuş. Kesilen çalılar kameraya doğru fırlatılıyor, kameranın önünde yığılıyor. Atılan çalılardan bir tanesi objektife kar sıçrattı. O kar tanesi objektifin üstünde eriyip bir su damlası oldu ve camdan aşağı doğru süzüldü. Süzülürken bir ayna gibi, ışığı kırdı, kameranın baktığı değil de başka bir yönü yansıtmaya başladı. Ama hareket tamamlanmadan sekans kesildi. Şöyle hayal ettim; kamera yavaş yavaş zoom yapıyor su damlasına doğru, damla bütün kadrajı kaplıyor, bir süre için olayı onun yansımasından izliyoruz.
Neyse gençler bir kızak dolusu çalıyı yükleyip köye indiriyorlar. Biz filmin son bir kaç dakikasında çalının aslında okulun sobasında yakılmak üzere toplandığını anlıyoruz. Sonunda çalı okulun sobasında yanıyor ve ” bir grup insanın eğitim mücadelesi” de böylece o gün için sona eriyor.Konya Selçuk yapımı film..

“ELMA DERSEM ÇIK MAZOT DERSEM ÖL” da bir kürtçe filmdi, yine Konya Selçuk’tan. “Babası Van Başkale hududunda mazot kaçakçılığı yapan bir çocuğun gözünden” filan gibi şeylersöylemişler. Çetin kış koşullarında bir hudut filmi olduğunu gösterecek hiç bir şey yok. Tamamen kurulmuş sahneler. Buldozer tarafından karı yeni kürünmüş düz bir yolda adamı katırla giderken görürüz. Küçük çocuğu da köyde, çeşitli pozisyonlarda babasını beklermiş gibi yaparken görürüz. Babasının yolculuğu uzun uzun verilmez. Adam ne jandarmaya rastlar ne katırı kayalara takılıp bacağını kırar ne bir çaydan geçip ıslanır. Filmde çocuğun gözünden bir şey göremeyiz ama bol bol, yakından uzaktan, bekleyen çocuk gözü görürüz.

“GEWOK”, adamın adı. Mardin Derik’te geçer hikaye. Güvercin demekmiş Kürtçe. Ama kendisi kürt değil, kalan üç Ermeniden biri. Yalnız yaşar, demircilik yapar, kiliseyi açıp kapatır. Bu filmde, Derik’te yaşayan Ermenilerin yalnız kalıp soylarının tükenmesi döne döne anlatılır ama orda bir Ermeni olarak yaşamak ne demek hiç bir şekilde değinilmez. Bir diğer olumsuzluk ise filmin yüzde sekseninin röportaj üstüne görüntü döşenerek yapılmış olması. Adamın gözlüğünün içine kadar giren zoomlar. Kamera sinek gibi, adamın bir açığını arıyor içeriye kaçmaya. Sonra adamı kilisenin kapısını açacakken görüyoruz. Kamera “bir dakka dur Gewok abi ben içeri gireyim önce, senin dışardan girişini içerden çekerim daha şık olur” demiş. Gewok da “olur ama seni içeriye pencereden alayım” demiş. “Çünkü kapıyı ilk açışım gerçek olur, ikinci sefer açıyormuş gibi yaparsam belgesel degil kurmacaya girer” diyesiymiş.

“İSTANBUL” müzik eşliğinde istanbul üzerine Vertovvari bir videoydu. Görüntü yavaşlatma ve hızlandırmanın bütün klişeleri kullanılmıştı. Vardır ya şehir trafiğinde tepeden bakarsın ve hızlandırırsın dört yol ağızlarında trafiği…
“KİLİDİN NE TARAFI HÜCRE” Mehmet Tarhan ve vicdanired üzerine, zaten bizim filmimiz sayılırdı. Ben orda protestocu rolunde küçük bir rol kapmıştım. Bu oturumun en kral filmiydi. Ödül vermezlerse jüriyi duvarın dibine dizeceğiz. Konya Selçuk’ta, “propaganda filmi bu” demişler.
“MİRASIM MÜZİK” sürekli “müzik Romanlar için çok önemlidir” deyip duran bir delik darbuka filmiydi.

17 nisan Salı
amatör yarışma filmleri(2)

Bu bölümde adını anmak isteyeceğim, 7 film arasından bir film var.
” ÖYLE DURUYORUM” Trabzon, silah ve birisini öldürmek üzerine bir filmdi. Güzeldi hoşuma gitti.
Adamın birisi yüzünün çekilmesini istememiş anlaşılan kamera göğüsten aşağıda duruyor sürekli. Belki de bir silah imalatçısı , avuçları sanki sürekli metal ellemekten kararmış. Veya zamanında birisini vurmuş bir adam da olabilir. Filmin sonuna doğru, kamera, utanğaç utangaç adamın yüzünün bir çeyreğini gösteriyor.
Kameranın röportaj yapılan kişiden bir zaman için kopup başka bir harekete doğru odaklanması, bu arada ses kaydına devam etmesi ve sonra tekrar konuşan kişiye dönmesi, kesintisiz, çok hoşuma gitti. Bu da ekibin röportajda iki kişi olması, adamın kameraya doğru değil ikinci kişiye bakarak konuşması demek oluyor ki, bu da ensede kamera mayışmasına yol açmadığından, söyleşinin güzelliğini garantiye alıyor.
ISSIZ da, havalanı yakınında uçaklar tarafından atılan aydınlatma fişeklerinin yaydığı ışıkta çekilmiş koyun sürüsü sekansından bahsetmeden geçemem. Filmin film olmasına az kalmış ama arkadaş uyuyakalmış.

18 nisan Çarşamba
profesyonel yarışma filmleri(!)

Evet sıra nihayet “GÜNDELİKÇİ” adlı Antalya ve Kore ödüllü filmin aslında ne kadar kötü olduğunu görmeye gelmişti, heyecanlıydım. İlk dakikalar rahat geçti. Beni yanıltacak bir sahne girecek diye ödüm kopuyordu. Oh..Kadınların temizlik yaparkenki görüntülerin altında, hikayelerini anlatan kendi sesleri akıyor. “Kocam beni çok döverdi, çalışmaz, akşama kadar kahveden çıkmazdı” diyor mesela kadın yerleri silme görüntüsü üstte akarken.
Sonra istanbul’un bütün gecekondu semtlerini gezmeye başlıyoruz. Semtler kadınlar farklı, fakat hikayeler aynılaşıyor yavaş yavaş. Bazı röportajlar hoplattı ama beni, iyi anlatıcılar yakalamak belgeselciler için bir şans. Karadenizli bir gündelikçi kadın vardı “benimle aynı sofrada yemiyorlar, bir daha gitmem o evi temizlemeye ” diyen. O işte.
Film boyunca hep temizleyenler konuşuyor. Hakkında konuşulanlar veya evlerini temizletenleri görmüyoruz, bir karşılaşma yaşanmıyor. Yalnız ,”iyi akşamlar” diyen temizlikçi kadına bir ses “gülegüle” diyor. Ama donlarına kadar başka birine yıkatan, sofrayı bile nasılsa onlar toplayacak diye ortada bırakan, zenginleri değil de, orta sınıf veya daha alttan sınıftan kişilerin zihniyet dünyasını merak ederdim doğrusu.
Ve nihayet ne olacak bu iş böyle sorusuna cevap arar tabi bir belgesel bu kadar sorunu ortaya dökerse. Elbette kadın, kadın örgütlenmelerine katılacak, sokağa çıkacak hak aramaya ve özgürleşecek

“HAKİKAT”(alethia) Ethem Özgüven ve Petra Holzer ikilisinin Bergama üzerine filmleriydi. Hayddegerin alethia kelimesini okuyunca “hadi lan!” dedim kendi kendime. Film içeriğini boş ver şimdi. Film, filmi yapanların burnunun büyüklüğünü bangır bangır bağırıyor. Elbette video sanatçısı abimizin sanatçılığı etkisini gösterecek, sanatımız zırt pırt lafı sözü kesecek film boyunca. Tarihin ve topragın derinliklerinden gelen sesler sürekli bize hakikatı fısıldayacak. İngilizce konuşmalara türkçe text bile yok, elbette onun filmini izleyenler ingilizce bilen seçilmişlerden olacak.
Dikkat çeken bir taraf da her zaman Bergamalı köylülerin en önünde gördüğümüz Asterix oktay la, bir kadın lideri, belgeselde konuşurken göremeyişimizdi. Daha doğrusu Oktay Konyar hiç gözüme çarpmadı, adı sanırım Hatice olan o kadın lider köylü, kıyıda köşede şöyle bir geçiverdi. Parçalanan köylü liderliğinin bir tarafıyla çalışılmış diye tahminde bulunup geçelim.
Ee belgeselden ne zaman bahsedeceğiz diye sorarsanız aklımda hiç bir şey kalmamış. Dişi dökük ihtiyar köylü kadınların konuşmaları çok otantikdi. Hepsi de “biz bu zehirli altını istemeyyos, bizim toprağımız zaten altın” diyorlardı. Arşivden eylem görüntüleri siyahbeyaz verilip zaman farkı yaratılmış, başka ülkelerdeki kötü sonuçlar, her ne kadar hakikat tanımına sığmayıp, gerçek denen mütavazi yerine konması gerekiyorsa da, aralarda anlatılarak, bilgilerin ikna ediciliği güçlendirilmiş, köylülerin zaman içinde nasıl bir çevre bilincine ulaştıkları, eylemlerinin getirdiği sesle değiştirme güçlerinin nasıl arttığı vurgulanmış. Tam Ntv ye yakışır bir film olmuş. Abi biz yapacaktık ki o filmi işte adamlar yapmış . Acele etmeli konuları kaptırıyoruz konular tükeniyor.

Berrin Balay’ın KADINA AĞIT’ını nihayet izleyebildim. Çok sağlam bir film gibi geldi. Edecek laf bulamadım. Çok etkili hikayeler vardı etkisini vahşetinden falan almayan. Adamın ” kadınlarımızı alın köpeklerinize verin dedik, yok ille de oğlanın kellesi” hikayesi gibi. Yalnızca Berrin Balay’ın sığınmış kadınla yaptığı “aile kararı varmıydı?” söyleşi sekansı, söyleşiden çok sorgulama havasına girmiş. O da sonunda örgütlenme ve mücadeleye vurgu yapmış, fotojenik küçük kızları yarının kurban adayları, oğlanları da muhtemel bogazkesiciler olarak sokaktan almış bize getirmiş.Yanılmıyorsam bu cinayetleri onaylayan kadınlar faslı eksik kalmıştı röportajlarda. Hacımemed de “belgesel budur” işte deyince bana laf düşmedi artık.

“GECE” ise farklı kentlerden gece derlemeleri şeklinde. Bence gözlerine bir siyah gözlük takıp gece diye ortalıkta gezmişler. Gece çalışmanın zor olduğu ve insanı uykusuz bıraktığını herkese tekrarlatıp bize öğretttiler. Ve adamlar bütün vardiyayı toplayıp gelmişler kendi filmlerini izletmeye, üstelik bir de alkışladılar. Seyretmek işkenceydi. Bir Trt filmiydi desem herşeyi özetler sanırım.

19 nisan Perşembe
Profesyonel yarışma filmleri (2)

Bu gün 12 seansında, yalnızca iki belgesel vardı. Alp buğdaycı’nın “ŞEHRİN ARKA YÜZÜ:TARLABAŞI” ve Özgür Arık’ın “X”. İstanbul’da Tarlabaşı, Ankara’da Çinçin şeklinde.
Alp Buğdaycı nın Metin Kaçan la bir ağır roman mevzuları vardı duymuşsunuzdur. Beyoğlu’nun arka sokakları onlardan sorulurdu edebiyat ve sinemada. Şimdi de o rahatlık vardı. Durmadan memelerini dillerini gösteren travestiler, evler, çamaşır asılı sokaklar. Turistik gezintiler. Alp Buğdaycı bir de bizim Mut’tan, Buğdaycıların oğlu oluyor. Televizyon işi düttürü.
Özgür’ün ‘X’ si benim sevdiğim bir film, ikinci izlemem. Özgür, Çinçin’e dışardan geldiğini, dışardan olduğunu verir filminde. Samimiyet. Bazı yerlerde fazla oyalanmış, mesela düğünde, sanırım en az dört kere dönüyor düğüne. O mahalleler, sürekli gezmeyenler için otantik tuzaklarla dolu. Sizi çeker götürür. Girişteki karpuz satıcısı sahnesine bittim desem, yayla suyundaki karpuz gibi çatladım desem nafile…
Amatör dalda; Kilidin ne tarafı hücre, Öyle duruyorum, Çalı,ıssız
Profesyonel dalda; Kadın’a Ağıt, Gündelikçi, hakikat, X, Hiçbiryerde
Arkabahçede yıkım’ı göremedim
Birincisinde İlef, ikincisinde Gisam filmlerinde ağırlık.
‘Kadına Ağıt’ tan çıkarken Ersan hocamı gördüm. “Hocam bu iki film bir yerde karşılaştımı bilmiyorum ama ‘Gündelikçi’, ‘Kadına Ağıt”ın yanında çayına tuz atılmış damadın delik çorapları gibi kalıyor”. “Ben söyledim onlara bu filmin sinematografisi yok diye”.
Sinematografi. Ersan hocam bize hep söyler. “Görüntü topluyoruz diye çöp topluyorsunuz, kafanızda filmi nasıl yapacağınızı kurmadan”. “Sonra o çöp yığınının içinde eşelenip duruyorsunuz, inci çıkacak umuduyla. Çıkmaaaz”.
Ama hocam sizin filmlerinizde de videografi eksik. Sinematografiye sığınıp akarken hayatı atlıyorsunuz, uzaktan bakıyorsunuz, filmin nefesini kesip müzikle üfürme yapıyorsunuz. Belgesele senaryosinopsis yazıyorsunuz. İlla da fikirden çıkar diyorsunuz. Topraktan çıkmaz mı hocam. Bunları söylemedim. Şimdi içimden geçiyor. Çünkü hocam biraz huzursuz. Sanki o an birisini bekliyor da o birisi geldiginde benim burda olmam iyi olmayacak. Oysaki hocama “o 12 yönetmenli ‘Zaman’ filminizi eve dönünce üç kere daha seyrettim ordaki o yasaklı pan hareketindeki boşluk duygusu var ya vapura, sabahın metal rengi…” deseydim. Turalamalı.
Festivale seçilen belgesellere baktığımızda, sanki bu ülkede ne savaş var ne işkence ne kurşunlanan Ermeni gazeteci ne boğazı kesilen hıristiyan. Savaştan sözetmeden Kürtler, kırımın sonuçlarıyla hesaplaşmadan Ermeniler hakkında film yapmak serbest. Belgesel memleketin kanayan yüreği olmalı, çünkü bizim memleketimiz öyle, kanıyor durmadan
Ersan hocanın sesini duyar gibiyim.”Siz de sürekli kanser olmuş konuları kötü çekip kötü film yapıyorsunuz ama, bu konular insan hakları deyip kanayan yaralara sığınıyorsunuz, sinema sıfır. “. Evet onun için kendi filmlerimi izliyorum şöyle bir. Ahırda depolanmış stalgin elması gibi, kabuğu sert içi saman gibi, tatsız, lezzet yok.Öğreneceğiz hocam. Hacımemed ne yaptı acaba, ödül tahminlerini tutturdu mu? Adanalı hemşerim.

Bu konuda bir de aşağıdakilere göz atın:

Bilmiyorum kategorisindeki bu iş Nis 25 2008 tarihinde oktay tarafından eklendi. Bu sayfadaki videoları izleyebilmeniz için bilgisayarınızda flash oynatıcı kurulu olmalıdır. Videoyu tam ekran izlemek için kareye , bilgisayarınıza kaydetmek için ok işaretine tıklayınız.